Hayatın içinde çoğumuz çok iyi birer “verici” olmak üzere eğitildik. Sevgimizi sonuna kadar akıtırız, zamanımızı başkaları için harcamaktan çekinmeyiz, birinin bir derdi olduğunda ilk koşan biz oluruz. Vermek bize kendimizi güçlü, güvende ve faydalı hissettirir. Peki ya iş almaya geldiğinde? Birisi bize içten bir övgüde bulunup “Bugün ne kadar güzel görünüyorsun” dediğinde neden hemen “Yok canım, saçım kirli aslında, öylesine topladım” diye konuyu geçiştiriyoruz? Ya da birisi bize güzel bir jest yaptığında, içten gelen bir hediye sunduğunda neden o an içimizi bir mahcubiyet kaplıyor? “Buna ne gerek vardı ne zahmet ettin” diyerek neden ezilip büzülüyoruz ve hemen karşılığında bir şey verme ihtiyacıyla dolup taşıyoruz? İşte tam da bu noktada, hayatın bize sunduğu o sonsuz bereketi kendi ellerimizle geri itiyoruz. Çünkü vermenin o konforlu alanına sığınırken, hayatın güzelliklerini zahmetsizce kabul etmeyi ve sadece “var olduğumuz için” hak ettiğimize inanmayı unutuyoruz. Sahi, vermeyi bu kadar iyi becerirken, hayatın sunduklarını almak neden bu kadar zor?
Vermenin Konforu ve Almanın Mahcubiyeti
Hayat muazzam bir alışveriş dengesi üzerine kuruludur; nefes alırız ve nefes veririz. Bu döngünün sadece tek bir yönünü çalıştırmaya zorladığımızda, sistem tıkanmaya başlar. Sürekli veren ama bir türlü alamayan insanlar, bir süre sonra enerjisel olarak tükenir, kendilerini kırgın ve yalnız hissederler. Biz fark etmesek de bilinçaltımızda almayı bir zayıflık, bir borçlanma ya da bir yük olarak kodlamış olabiliriz.
Birinden bir iyilik, bir sevgi veya maddi bir kazanç gördüğümüzde içimizde uyanan o tatlı huzursuzluk bundandır. “Şimdi ben de ona bir şey yapmalıyım” dürtüsü, aslında o alma anında hissettiğimiz kontrol kaybını telafi etme çabasıdır. Almayı bilmeyen bir ruh, ne kadar çabalarsa çabalasın evrenin onun için hazırladığı o büyük sofraya oturamaz. Oysa evrensel sistemde bereket, sen çok yorulduğun veya sürekli birilerine bir şeyler dağıttığın için değil; sen o bereketi neşeyle ve zahmetsizce kabul edebildiğin an hayatına akar. Kendimize şu dürüst soruyu sormakla başlamalıyız: Hayatın bana sunduğu güzellikleri özgürce almak neden bu kadar zor ve ben ne zaman sadece var olduğum için değerli olduğumu kabul edeceğim?
Hak Etme İnancı ve Bolluk Kapıları
Bizler hayatımıza sadece istediklerimizi değil, kendimizi derinlerde neye layık görüyorsak onu çekeriz. Zihnimiz “Çok büyük paralar kazanmak istiyorum, çok başarılı bir marka olmak istiyorum” diyebilir. Ancak kalbinizin derinliklerinde, o eski çocukluk odasında “Ben o kadarını hak etmiyormuşum” inancı yatıyorsa, kendi ellerinizle o bereket kapılarına kilit vurursunuz.
Bir övgü aldığınızda “Yok canım, eski bir kıyafet işte” diyerek o güzel enerjiyi geçiştirmek yerine, gözlerinin içine bakıp “Teşekkür ederim, bunu duymak çok güzel” diyebildiğiniz an, alma kasınız çalışmaya başlar. Hayat, siz kendinizi layık gördükçe size daha fazlasını sunar. Siz kendi emeğinize, kendi şifanıza, kendi markanıza değer biçtikçe; hayat da size o değerle geri döner. Almayı bir yük, bir mahcubiyet olarak görmeyi bıraktığımızda; paranın da sevgisinin de başarısının da bize doğru akarken ne kadar hafif ve zahmetsiz olduğunu hayretle izleriz. Eğer bugün ilişkilerinde veya işinde tıkanıklık yaşıyorsan, dur ve bak: Hayatın getirdiklerini sevgiyle almak neden bu kadar zor senin için? Kökler nerede tıkanıyor?

Almanın Hafifliği Alanına Geçmek İçin Pratik Adımlar
Hayatınızdaki o tıkalı alma kanallarını açmak ve bereketi neşeyle kabul etmek için günlük hayatınızda şu pratik adımlarla başlayabilirsiniz:
-
Teşekkür Edin ve Durun
Birisi size iltifat ettiğinde, bir hediye verdiğinde ya da bir iyilik yaptığında hemen açıklama yapma veya anında karşılık verme dürtünüzü fark edin. Sadece derin bir nefes alın, gözlerinin içine bakın ve “Teşekkür ederim, bunu sevgiyle kabul ediyorum” deyin. Bırakın o güzel enerji üstünüzde kalsın, hemen geri yansıtıp üzerinizden atmayın. Kabul etmek sizi borçlu kılmaz, sevildiğinizi gösterir.
-
“Buna Ne Gerek Vardı” Cümlesini Emekli Edin
Bu cümleyi lugatınızdan tamamen çıkarın. Onun yerine içinizden “Buna değerim, bunu hak ediyorum” deyin. İlk başlarda bu cümleyi kurmak içinizdeki o mahcup çocuğu rahatsız edebilir, çok normal. Ancak tekrar ettikçe bilinçaltınız bu yeni kabul alanına alışacaktır.
-
Akşam Aynasında Kabul Alanı Açmak
Günün sonunda kendinizle baş başa kaldığınızda, o gün hayatın size sunduğu irili ufaklı tüm hediyeleri hatırlayın. Yolda size gülümseyen bir insan, aldığınız tatlı bir mesaj, kazandığınız bir para… Kendinize şu sözü fısıldayın: “Ben almaya değerim. Evrenin benim için hazırladığı tüm bolluğu, bereketi ve neşeyi sevgiyle kabul ediyorum.”
Evrenin Bereketli Sofrasına Oturmak
Hayat, bizi sürekli eksik çıkaracak bir muhasebe müdürü değil. Bereket, zaten bizim doğuştan gelen en doğal hakkımız. Biz kendimizi o sofraya layık gördüğümüzde, sandalyemizi çekip oturduğumuzda, hayat da bizim o inancımıza uygun senaryoları önümüze sermeye başlar.
Bu hafta kendinize en büyük iyiliği yapın ve o her şeyi tek başına sırtlanma, sürekli sadece verme yükünü biraz olsun hafifletin. Bırakın bu hafta da hayat sizi şımartsın, bırakın insanlar size yardım etsin, rahatça bir kabul etme deneyiminin tadını çıkarın. Bırakın o hak ettiğiniz bolluk helalinden ve en zahmetsiz yoldan size aksın. Çünkü siz, bir yerlere ulaştığınızda ya da kendinizi paraladığınızda değil; tam da şu an, kendi şifalı dünyanızın tam merkezinde otururken de her şeyin en güzelini hak ediyorsunuz.


Bir yanıt yazın