Bazen insan evindeyken bile evini özler mi? Koltuğunda otururken, etrafında her gün gördüğü eşyalar dururken, hatta en sevdikleri yanındayken bile içine düşen o tarif edilemez “buraya ait değilim” hissiyle kaç kişi tanışmıştır acaba? Yazın ilk günlerini yaşadığımız, dışarısının cıvıl cıvıl olduğu şu günlerde etrafıma bakıyorum; herkes bir yerlere kaçma, bir yerlerde huzur bulma telaşında. Kimi sahillere, kimi yeni şehirlere, kimi de bitmek bilmeyen o telefon ekranlarındaki yabancı hayatların içine kaçıyor. Sanki hepimiz ortak, görünmez bir anlaşma imzalamışız gibi, huzuru ve güvenliği hep “dışarıda” bir yerlerde, bir şeyleri tüketerek aramaya programlanmışız. Ama günün sonunda o tatile de gitsek, o yeni kıyafeti de alsak, o ekranda saatlerce de kaybolsak, içimizdeki o sızıntı yapan boşluk hissi bir türlü kapanmıyor. Peki, biz gerçek güvenliği nerede arıyoruz ve daha da önemlisi, neden kendi içimize dönmekten bu kadar korkuyoruz?
Dış Onay Odaları ve Sahte Güvenli Limanlar
Modern yaşam bize öyle bir illüzyon sundu ki, güvende hissetmeyi tamamen dış koşullara bağladık. İyi bir iş, banka hesabındaki o rakam, sosyal medyadaki takipçi sayısı, birilerinin bizi ne kadar onayladığı veya ne kadar “meşgul” olduğumuz… Kendimizi bu dışsal kalelerin arkasına sakladığımızda güvende olacağımızı sandık. Bir nevi, kendi içsel evimizin anahtarını götürüp başkalarının cebine koyduk. Sonra da o insanlar bizi sevsin, bizi onaylasın, bize alan açsın diye kapılarında bekler olduk.
Farkında mısınız, gün içinde en ufak bir boşluk kaldığında elimiz hemen telefona gidiyor. O ekranı yukarı doğru kaydırırken aslında bir içerik tüketmiyoruz; kendimizle baş başa kalmanın yaratacağı o sessizlikten kaçıyoruz. Çünkü durduğumuzda, o gürültü bittiğinde içimizden bir ses yükselmeye başlıyor. Bize kırgınlıklarımızı, iyileşmemiş yaralarımızı, aslında ne kadar yorulduğumuzu fısıldayan bir ses bu. İşte o sesle yüzleşmemek için, dışarıdaki dünyanın o yapay ışıklarına ve gürültüsüne sığınıyoruz. Kendimize ait güvenli bir liman inşa etmek yerine, başkalarının limanlarında kaçak yolcu gibi yaşamayı seçiyoruz.
Kendine Ev Olabilmek Ne Demek?
“İçindeki eve dönüş” kulağa çok romantik veya fazla ruhani bir felsefe gibi gelebilir ama aslında hayatın en çıplak gerçeğidir. Kendine ev olmak; dışarıda fırtına koparken, hayat seni hırpalarken veya hiç beklemediğin bir anda yalnız kaldığında, kendi içine çekilip “Buradayım, güvendeyim ve her ne olursa olsun kendimin yanındayım” diyebilme becerisidir.
Çoğumuz kendi içimize girdiğimizde darmadağın bir evle karşılaşıyoruz. Yıllardır temizlenmemiş tozlu anılar, köşeye fırlatılmış kırgınlıklar, sürekli ertelenmiş duygular… O yüzden o eve girmek yerine dışarıda, başkalarının hayatlarında vakit geçirmek daha kolay geliyor. Ama bir başkasının evi, ne kadar konforlu olursa olsun, asla senin yuvan olamaz. Başkalarından beklediğin o şefkati, o anlayışı ve “Sen her halinle kabulümsün” duygusunu kendine vermediğin sürece, dünyanın en güvenli ülkesinde, en lüks evinde bile yaşasan ruhun hep evsiz, hep göçebe kalacaktır.

Adım Adım İçindeki Eve Dönüş
Kendi içsel evimize dönmek, bugünden yarına bir valiz toplayıp gidebileceğimiz bir yer değil. Bu, her gün küçük seçimlerle inşa edilen bir yolculuk. İlk adım, o dış dünyayla olan bağımızı, bizi sürekli dışarıya çağıran o gürültüyü biraz olsun hafifletmekten geçiyor.
- Sessizliği Kabul Etmek: Gün içinde her boşluğu müzikle, televizyonla veya sosyal medyayla doldurma alışkanlığından vazgeçmekle başlayabiliriz. Sadece beş dakika, hiçbir şey yapmadan, sadece kendi nefesimizin sesini dinleyerek oturabilmek, o evin kapısını aralamaktır.
- Duygulara Ev Sahipliği Yapmak: İçimizden bir öfke, bir hüzün veya bir yalnızlık hissi yükseldiğinde onu hemen bastırmaya çalışmak yerine (ki bu çok tehlikeli bir toksik pozitifliktir), evimize gelen bir misafir gibi ağırlamak gerekir. “Şu an canım acıyor ve bu çok normal” diyebilmek, kendimize şefkatli bir çatı kurmaktır.
- Fiziksel Dünyaya Demirlemek: Zihnin o sanal dünyasından çıkıp bedene dönmek çok önemlidir. Akşam eve geldiğinde, tüm o günün koşturmacasını dışarıda bırakıp masandaki o çok sevdiğin mumun ışığı altında kahveni yudumlamak, eline analog bir kitap alıp onun sayfalarına dokunmak… Bunlar basit eylemler gibi görünse de, ruhun bedene “Yuvaya döndük” deme şeklidir.
Kaçmayı Bıraktığında Başlayan Şifa
Hayat, sürekli bir sonraki ana, bir sonraki başarıya ya da bir sonraki tatile yetişme çabasıyla harcanmayacak kadar kıymetli. Kendimizden kaçmayı bıraktığımızda, dışarıdaki o sahte onay odalarından çıkıp kendi kalbimizin odalarına yerleştiğimizde dünya değişmeye başlar. O zaman fark ederiz ki; aradığımız o mutlak güvenlik, o sarsılmaz aidiyet duygusu aslında hiç kaybolmamış. Sadece biz onu yanlış yerlerde aramışız.
Bu yaz, dışarıda yeni yerler keşfetme planları yaparken, listenin en başına kendi iç dünyamızı koyalım. Kendimizle barışmanın, kendi içimizdeki o dağınık evi şefkatle toparlamanın ve orayı yaşanabilir, sıcak bir yuvaya dönüştürmenin tadını çıkaralım. Çünkü insan, ancak kendi içinde güvende hissettiğinde gerçekten özgürleşir. Ve unutmayın, o evin kapısı hiçbir zaman kilitli değildir; sadece sizin içeriye bir adım atmanızı bekliyordur.


Bir yanıt yazın