Geçtiğimiz günlerde ekinoksu geride bıraktık; doğanın o muazzam dengesini, geceyle gündüzün birbirine eşitlenişini selamladık. Ancak doğa bu dengeyi sessizce ve kendi ritminde kurarken, biz modern hayatın içinde çoğu zaman kendi dengemizi bir kenara itip bir “yetişme” yarışına giriyoruz. Pazartesi sabahı uyandığında zihninde dönen o bitmek bilmeyen listeler, cevaplanması gereken e-postalar, “mükemmel” olması gereken o hayat tablosu… Sahi, her şeye yetişme çabası içerisindeyken kendini en son nerede unuttun?
Modern Zamanın Görünmez Kırbacı: Yetersizlik Hissi
Hepimiz bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Daha iyi bir işe, daha sağlıklı bir bedene, daha huzurlu bir zihne, daha düzenli bir eve… Bu hedeflerin her biri kâğıt üzerinde çok kıymetli görünse de onları kovalarken içimizde büyüyen o “yetersizlik” hissi, hayatımızın tadını kaçıran sessiz bir zehir gibi. “Herkes ilerliyor, ben neden yerimde sayıyorum?” diye sormak, sosyal medyanın parıltılı ekranlarında başkalarının “bitiş çizgilerini” izlerken kendi “başlangıç noktamıza” küsmek, bugünün insanının en büyük sancısı haline geldi.
Bu sancının temelinde, durmanın bir hata, yavaşlamanın ise bir zaman kaybı olduğu yanılgısı yatıyor. Oysa doğaya bakmak bile bu yanılgıyı çürütmeye yetiyor. Bir ağaç, meyve vermediği kış mevsiminde “başarısız” mıdır? Yoksa o sırada en hayati işini mi yapıyordur; yani köklerini toprağın derinliklerine mi salıyordur?
Durmak İhanet Değil, Bir Köklenme Eylemidir
Pek çoğumuz için durmak, sanki hayata karşı işlenmiş bir suç gibi hissettiriyor. Bir kahve molası verdiğimizde bile aklımızda bir sonraki işin planı varken, gerçekten “orada” olamıyoruz. Kendimizi sürekli bir şeyleri “düzeltmeye” çalışırken buluyoruz. Daha sakin olmalıyım, daha güçlü durmalıyım, daha farkında olmalıyım… Bu “daha” kelimesi, omuzlarımıza binen yükü artırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Oysa durmak, yola ihanet etmek değildir. Aksine, gerçekten nereye gittiğini görmek için verilen o kutsal es’tir. Hızlandıkça görüş açımız daralır; sadece önümüzdeki asfaltı görürüz. Yavaşladığımızda ise yolun kenarındaki çiçekleri, gökyüzünün rengini ve en önemlisi kendi nefesimizi duymaya başlarız. Kendine nefes alacak bir alan tutmak; bir lüks değil, biyolojik ve ruhsal bir zorunluluktur. Eğer bugün yorgun hissediyorsan, bu senin zayıflığın değil; sadece “insan” olduğunun en samimi kanıtıdır.
Mükemmel Olma Zorunluluğundan Sıyrılmak
Sitemin kapısını ilk açtığında seni karşılayan o cümleyi hatırla: “Burada kimseye nasıl olması gerektiğini anlatmıyorum.” Çünkü biliyorum ki, hepimiz yeterince “nasıl olmamız gerektiği” mesajına maruz kalıyoruz. Reklamlar, kitaplar, sosyal çevre bize sürekli bir eksikliğimiz olduğunu ve onu tamamlamamız gerektiğini fısıldıyor.
Peki ya aslında şu an olduğun halinle tam ve bütünsen? Ya hayatının o “ilerlemediğini” sandığın, patinaj çektiğini hissettiğin anları, aslında bir sonraki büyük sıçrayışın hazırlık aşamasıysa? Bazen bir adım geri çekilmek, daha uzağa atlayabilmek için alınan bir ivmedir. Kendi ritmine saygı duymayı öğrenmek, modern dünyaya verebileceğin en büyük cevaptır. Başkalarının hızı senin pusulan olmasın. Senin mevsimin, senin çiçek açma zamanın onlardan farklı olabilir ve bu çok doğaldır.

Kendine Dönüşün İlk Adımı: Sadece “Burada” Olmak
Bu yazıyı okurken bile zihninin başka bir yere kaçmaya çalıştığını fark edebilirsin. Belki akşam ne pişireceğini, belki yarınki toplantıyı düşünüyorsun. Şimdi, tam şu anda, sadece bir saniyeliğine dur. Omuzlarını serbest bırak, derin bir nefes al ve kendine şunu söyle: “Şu an güvendeyim ve her şeye yetişmek zorunda değilim.”
Bunu söylemek bile içinde bir yerlerde bir gevşeme yaratacaktır. Hayat, varılacak bir varış noktasından ziyade, o yolda nasıl yürüdüğümüzle ilgilidir. Kan ter içinde, nefes nefese bir bitiş çizgisine ulaşmak mı daha anlamlıdır, yoksa her adımın hakkını vererek, yorulunca dinlenerek yürümek mi?
Bir Sonraki Durağımız: Derinlerde Ne Var?
Bu koşturmacanın, bizi bu kadar yoran o “mükemmeliyetçilik” zırhının altında yatan asıl sebep ne? Neden durduğumuzda kendimizi suçlu hissediyoruz? Bizi bu kadar hızlı koşmaya iten o görünmez kırbacı kim elimize verdi? Başarılı olmazsak sevilmeyeceğimize, onaylanmayacağımıza dair o eski bilinçaltı kayıtları mı yoksa parlamaktan korktuğumuz için mi bu kadar çok meşguliyet yaratıyoruz?
Eğer bu sorular kalbinde bir yerlere dokunuyorsa, seni biraz daha derine inmeye davet ediyorum. Bu konunun psikolojik ve spiritüel köklerini, bizi engelleyen o görünmez bağları JAAS / Bilinçaltı Farkındalık kapısında (B Kapısı) daha detaylı inceleyeceğiz. Belki de o “yetişme çabası” sandığımız şey, aslında sadece görülme ve sevilme ihtiyacımızın bir tezahürüdür.
Şimdilik, bu yazıyı bitirirken senden bir ricam var: Bugün kendine sadece beş dakikalık, “hiçbir şey yapmama” izni ver. Bir çay iç, sadece camdan dışarı bak ya da sadece nefesini izle. Göreceksin, dünya sen durduğunda durmayacak ama sen durduğunda dünya çok daha anlamlı görünecek.
Hoş geldin, burada kendine biraz daha yakından bakabilirsin.
Bianlamıvar Notu: Bu farkındalık yolculuğunda sana eşlik edecek, ritüellerinde sana huzur verecek el emeği objelerime [Instagram hesabımdan] ulaşabilir, kendi “anlamlı” alanını yaratmak için ilham alabilirsin.


Işığı Sabitleme ve Kendine Dönüş Ritüeli için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et